Uzaktan Kumanda

Epeyce küçük yaştaydım. Yaşımı tam olarak hatırlayamıyorum fakat ilkokul yılları
olduğundan eminim.

Oturduğumuz apartmanda televizyon sahibi olan herkesin televizyonun üzerindeki tuşlara
basarak kanal değiştirdiği bir dönemdeydik. Ailenin en küçük çocuğu bir el işaretiyle
televizyonun yanına yollanıyor, çıkarılan anlamlı ya da anlamsız seslerle kanalı
değiştirmesi sağlanıyordu.

Televizyon keyfine dalıp gitmişken ve oturduğu ya da uzandığı yere tam da alışmışken bu
şekilde televizyonun yanına yollanıp tuşlara basmaya zorlanan bir çocuğun büyüyünce icat
etmek suretiyle sonraki nesillerin küçük çocuklarını bu lanetten kurtarmayı başardığı
uzaktan kumandanın devri yeni yeni filizlenmeye başladığında, apartmanın teknoloji takipçisi
bir ailesi tarafından uzaktan kumandalı bir televizyon edinilmesi uzun sürmedi. Bu
ailenin ismi, kendilerinden daha sonra bahsederken kolaylık sağlaması açısından X Ailesi
olsun.

Bu tür şeyleri merak etsem de girişimde bulunduğum pek az olmuştur. Kanal değiştirmek için televizyonun yanına gitmek gerekmiyormuş ha…

Merakımı hayal gücümle bastırmaya çalışmıştım ama hayal gücümün o aralar biraz sınırlı
olduğunu çok sonra fark ettim. Hayalimde yine bir akşam televizyon karşısında toplanmış
bir aile vardı. Kanal değiştirilmesi gerektiği anda -bu iş onun görevi
olduğundan- ailenin büyüklerinin çıkardıkları sesler doğrultusunda kanalı yine evin küçük
çocuğu değiştiriyordu. Fakat bu sefer rahatını bozup televizyonun yanına giderek değil,
uzandığı yerden yapıyordu. Hayalimde o çocuğun kanal değiştirirken yüzüne zoom yaptığımı
ve çocuğun gülümsediğini gördüğümü çok iyi hatırlıyorum. Şimdinin klişe reklam filmleri gibi.

Aradan günler, haftalar, aylar geçti. Apartmandaki hemen hemen herkes sırf bu televizyonu
görmeye bir ya da birkaç defa X Ailesi’nin evine gitse de ben gitmeyi reddettim. Neyin
gururunu yaptım hatırlamıyorum. Televizyonu görmek için gittiğim belli olmasın diye
ailemin X Ailesi’ne aylar sonra gerçekleştiği bir akşam gezmesine katılmaya karar verdim.

Gittiğimizde, televizyonun ilk zamanlarında görmüş olduğunu tahmin ettiğim “mahalleye
girmiş yeni teknoloji ilgisi”ni bir nebze kaybetmiş olduğunu fark edince sevindim. En
fazla, ev sahibinin kanal değiştireceğinde “Yine reklam çıktı yahu. Dur şu kanalı
değiştireyim” şeklinde kasılmaları vardı. Gözlemlerim için uygun bir ortamdı bu.

Aile büyüklerinin sohbeti sırasında “Baba kanala biraz da ben basıyım mı?” diyen evin çocuklarından biri de kumandayı ele geçirmek için aradığım fırsatın dış sesini icra etmişti adeta.

O ana kadar televizyon ile televizyonun karşısına konmuş üçlü koltuğun arasında halının
ortasına oturmuş, televizyonu inceliyordum. Kenarında bizimki gibi bir karış genişliğinde
düğmelerin ve hoparlörün olduğu bir bölüm yoktu. Oval köşeleriyle uzay çağına (!) ayak
uydurmuş bir tasarımı, siyah da bir gövdesi vardı. Kanal değişince de ekranın sağ üst
köşesinde kanal numarası yazıyor, bir kaç saniye sonra küçülüyor ve kayboluyordu. 37
ekran Beko marka bir televizyondu işte.

Kumandayı alıp babasının dizine yaslanarak birkaç kanal değiştiren çocuk kanallardan
birinde karar kıldıktan sonra yanıma gelip oturdu. Kumanda hala elindeydi. Bir talepte
bulunmadan kumadaya uzandım. Kauçuk butonların sürtünme kuvvetinden de olabilecek bir
dirençle karşılaşsam da aldım kumandayı.

Üstünkörü bir bakış attım uzun dikdörtgen şeklindeki alete. Bir buton seçtim aletin üzerinden. 
Kullananlardan gözlemlediğim şekilde televizyona doğru uzatarak butona basacaktım ki,
yanımda oturan çocuktan bir çığlık yükseldi:

“Aptal mısın yaaa? O öyle yakından tutulmaaazz! O uzaktan kumandaaa!”

Bir daha o eve gitmedim.

Reklamlar

Güvercin Bokunun Kazandırdığı Duygusallık

İki ay önce balkonuma yuva yapan ve yumurtlayan, yavrularını balkonumda besleyip büyütüp uçmayı ögreten ve kanatlandıran güvercinin ben taşınma hazırlıkları yaparken yuvasını ördüğü çalıları tek tek alıp götürüşünü izlemek, balkonun fayanslarından kazımak suretiyle beş kilo güvercin boku temizlememe değdi mi? Yorgunluğunu bile hissetmedim.

Enteresan Bir Rüya

Rüyalarım hep ilginç olmuştur. Kurgulu, film tadında rüyalar görürüm genelde. Rüyanın başında anlam veremediğim şeylerin rüyanın sonunda çözüldüğü bile olur. Ama bu seferki rüya biraz farklıydı.

Bilinçaltımın hangi kırıntıları su yüzüne çıkıp bu rüyayı görmeme neden oldu çözemedim. “Saçma ama komik” denecek kıvamdaydı.

Rüyamda bir zeytin benden su istiyordu. Pencerenin önündeki mermerde durmuş, camdan bana bakıyordu. Yani evdeydim. Şişmiş ve kahverengi tonları birbirinden uzaklamış ahşap zeminleri olan bir evdi.

Korktum ve su vermedim zeytine. Biberli yeşil zeytindi kendisi. Sonra acıdım kendisine. Pencereyi açtım, bir buçuk litrelik bir şişeyi attım ve pencereyi hemen kapattım.

Zeytin suyu almak için aşağı inmeye hazırlanırken hayal kırıklığına uğradığını gördüm. Çünkü yerdeki fırsatçı bir karpuz şişeyi ele geçirmiş ve suyu bitirmişti. Düzen bozmaktan zevk alır gibi de bir hali vardı. Daha sonra görevini tamamlamışçasına orayı terk edip ormana doğru yol aldı karpuz.

Zeytin tekrar bana döndü. Bir şişe daha istediğini hissettim ama “Atmam” dedim. Zaten bir şişe atmak için cesaret stoğumdan yeterince kullanmıştım. Zeytin bunun üzerine yere indi ve karpuzun içerken umarsızca yerlere saçtığı suların toprakta oluşturduğu ufak bir çamurlu birikintiden midesi bulanarak içti. Sonra tekrar pencereye yanaştı.

Pencerenin dibine o kadar çok yanaştı ki zeytin görüş açımın dışına çıkmıştı. Sonra birden, pencerenin dibinden evin içine doğru bir bitki büyümeye başladı. Sarmaşığı andıran bu bitki çok hızlı büyüyor ve büyümesi durmuyordu. Bu hızlı büyümenin sonunda evi tamamen kaplayacağını, hatta evi patlatacağını düşünüp kopardım bitkiyi.

Ama kopardığım bitki aynı yerden ve daha fazla kökten büyümeye başladı. Bu sırada diğer odadan Scooby Doo ve Shaggy geldi. İşte bilinçaltımı tam burada tebrik edip yanaklarından öptüm ama bu durum beni işin ciddiyetinden uzaklaştırmayı başaramadı. Telefona yöneldiler ve üç haneli bir telefon numarası çevirdiler.

Bu arada pencerenin dibinden çıkan bitki, kopardıkça değişiyordu. Ben kopardıkça daha kalın, koparması daha zor bitkiler çıkmaya başlamıştı. En sonda da koparamamam  için kaktüs çıkmaya başladı ama kaktüsler üç kökten çıkıyordu. Ben de büyümelerine izin vermeden kupa bardakla üzerlerine vurup patlatmaya başladım.

Telefonla numara çevrildiğinde bitkiler büyümeyi bıraktı ve kayboldu. Scooby Doo ve Shaggy zıplayarak sevindi bu duruma ve gittiler. Ama ben zeytinin bu kadar çabuk pes edeceğine inanmıyordum.

Sonra evin önüne kambur bir adam geldi. Benim eski ve ezeli bir düşmanımdı bu adam.

“Zeytin buraya geldi mi?” diye sordu.

Geldiyse onu öldürmek için yardım mı teklif etti yoksa ona karşı beraber savaşalım mı dedi tam hatırlamıyorum ama zeytinin ortak düşmanımız olduğundan ve ona karşı olan savaşımızda, aramızdaki anlaşmazlıkları beklemeye alıp ortak hareket etmemiz gerektiğini anlattı.

Fakat o an garip bir şey oldu. Birisi benim sesimi kullanarak konuşmaya başladı. Ses dışarıdan geliyordu. Benim sesimle ağzına ne gelirse saydırıyordu kambur adama. Ukala ukala konuşuyordu. Küfrediyordu. Kambur adam bunları benim söylediğimi düşünüyordu ama bilmediği bir şey vardı:

Biberli yeşil zeytin kendini çok geliştirmişti o süre içinde. Zırhlı bir kıyafeti vardı ve frekans değiştirici kullanarak başkasının sesiyle konuşabiliyordu.

Kambur adam duyduklarından dolayı sinirlendi ve gitti. Onun son umudum olduğunu düşünmeye başlamıştım halbuki.

Zeytin yaklaşık 10 kişilik bir ordu kurmuştu kendine. Evet 10.  Aralarında yeşil ve siyah zeytinler vardı ama sadece bizimki biberliydi. Diğer zeytinler aralarında konuşurken, biberli olan “Susun!” diye bağırıp kambur adamın gittiğinden emin olmak istedi dışarıya kulak vererek.

Sonra hep beraber araçlarına atladılar. Garip araçları vardı. Gökdelen boyunda, örümceğe benzeyen eklem bacaklı ve metalik renkli araçlardı bunlar. Yerde gidenler, yaylı bir sisteme sahipti ve enerjilerini yerden alıyorlardı. Uçanlar da vardı aralarında. Örümcek bacakları helikopter kanatları gibi dönenler, doğrudan uçanlar, top güllesi gibi yuvarlananlar…

Evimin etrafını sardılar. Silahlarını hazırlayıp biberli zeytinden komut beklemeye başladılar.

Sonra telefonum çaldı ve uyandım.

Çarşamba’yı Sel Aldı

Sınav haftasının gayet güzel başladığım bir Çarşamba gününün öğle arasında okuldaki cafelerden birine gitmiş, oturuyordum. Fakat her zaman olduğu gibi yine arkamda oturan ve çok fazla gülen bir kız grubu yüzünden elimdeki kahvenin bir anda buz kestiğine şahit oldum. Sebebi ise, çok gülmeceli şen kahkahalı bu gruptaki bir diyalogdu.

Sınav haftası olduğundan, konuların dönüp dolaşıp sınavlara geldiği gereksiz konuşmalarının bi kısmında gruptaki morali bozuk olduğunu tahmin ettiğim bir kıza neden üzüldüğünü sordular. Çarşamba günkü sınavdan çakmış olduğu muhtemel kız yarı ağlamaklı da olsa komikli cevap vermesi gerektiğini düşünmüş olsa gerek, “Çarşamba’yı sel aldıııı.” diye cevap verdi.

Bağırarak kahkaha atmak için aradığı bahaneyi bulan ve kaçırmak istemeyen grup bastı kahkahayı, yaygarayı. Tam 10 dakika boyunca “Çarşamba’yı sel mi aldı? Hahahaha”, “Çarşamba’yı sel almış zuhahahaha.” , “Çarşamba’yı sel almış yaaa ahahaha” şeklindeki ifadelerle tüm kızlar ikişer kez cümle kurduktan sonra, lafın başında orada olmayan bir kız arkadaşları daha geldi yanlarına elinde kahve bardağıyla.

Gruptaki kızlardan, aynı lafı hep aynı kişilere söylemekten sıkılmış olan birisi aradan sıyrılıp sivrilerek, bir yandan da “Çarşamba’yı sel aldı.” diyen ilk kızı işaret ederek yeni gelen kıza haykırdı:

“Çarşamba’yı sel almıış kızaaaammmm!” Cümleyi, yapay bir kafayı ileri-geri, aşağı-yukarı sallayarak ağzı yarım elle kapamalı bir kahkaha ile süsledi. İşaret ettiği kız da üzgün rolü yapıp başını öne eğdi. Benzer bir kahkahayı yeni gelen kızdan da beklediler ve amaçları bir iki tur daha aynı cümleyi tekrarlayarak 20 dakika daha kahkaha atabilmekti. Ama hiç de öyle olmadı.

Yeni gelen kız bu cümleyi duyar duymaz ciddi bir ifadeye büründü, elindeki kahve bardağını masaya bıraktı ve çantasına sarılıp o dehşet verici cümlesini sarf etti:

-“Bende yedek var istersen.”

60 KAAT

Kaç sene önceydi, hatırlamıyorum. Arabası olan arkadaşımla tali yollardan birinde ilerliyorduk. Yol kenarına asılmış, yaklaşık 10 metrekarelik bir tabela gördüm.

Tabeladaki resimde birbiriyle yarış halinde olduğu belli edilmiş iki yarış arabası vardı. Basit sürat efektleri yapılmış bir resimdi. Arabaların tam üzerine de kalın harflerle “60 KAAT” yazıyordu.

Arkadaşa “olum baksana yarış arabalarını 60 liraya satıyorlarmış” dedim heyecanla. “gidip alalım bi tane.”

Şoför koltuğundaki arkadaşım attığı kahkaha yüzünden arabayı kenara çekmek zorunda kaldı. Ve neden güldüğünü de söylemedi.

Aradan geçen yıllar boyunca neden güldüğünü öğrenemedim. Ta ki bir kaç arkadaşım tarafından “GO KART”a davet edilene kadar…

Asansör

Her gün sabah asansöre binip aşağı inerken ara katlardan birinde asansörü durdurup kapıyı açtıktan sonra “aşağıya mı?” diye soran ve benden “evet, aşağıya” cevabını alınca boynunu büküp kapıyı kapatan yaşlı kadına bugün yine rastladım. Hem de şaşırtıcı bir biçimde, aynı yerde ve aynı şekilde.

Yine aşağı iniyordum. Asansör aynı katta durdu. Kapıyı aynı kadın açtı. “Aşağıya mı?” dedi. Yan taraftaki duvarı gösterip “yan tarafa” dedim. Kapıyı yine aynı hayal kırıklığıyla kapattı. Öncekilerden hiçbir farkı yoktu.

Bu olayı anlattığım arkadaşlarımla bir sonuca vardık. Kadın yukarı çıkmak istiyor.

“Sevgilimle Geldim” Yürüyüşü

Geçende bi arkadaşla cafede otururken içeriye giren bir kızı işaret etti bana.

“Bak” dedi. “Şu kız tek başına gelmiş. Masaya çağıralım.” dedi. Pis herif.
Kızın içeriye girişine, yürüyüşüne, hareketlerine ve mimiklerine göz attım.

“Sevgilisi var bu kızın” dedim. İnanmadı. İspat istedi. Gözlem sonuçlarımı dile getirdim:
“Yukarı-yan-çapraza bakan çeneye rağmen öne bakan gözler, yüzdeki amaçsız ve gereksiz gülümseme, diz kapakları kırılmadan atılan adımlar, yürürken havada ‘U’ çizen yanlara açılmış ellerin dışa bakan parmak uçları, kendi etrafında bir tur atacakmışçasına sağa sola salınmalar… Bu, bildiğin ‘Buraya sevgilimle geldim, hemen arkamdan geliyor’ yürüyüşü dedim.
Arkadaş söylediğimi anlamaya çalışırken kız kapıdan giren tipe dönüp bağırdı: “Haşşkaaammm!”

Truva Atı

Okul tarafından düzenlenen bir Çanakkale gezisi olduğunu öğrendiğimde üniversitede hazırlık sınıfındaydım. Tereddüt etmeden katıldım.

18 Mart’a yakın bir tarihte düzenlenen gezi, gezilen yerlerin değerlerinden dolayı manevi açıdan yüksek tansiyonluydu.

Günübirlik gezinin sonlarına yaklaştığımızda hava oldukça kararmış, Anadolu yakasına arabalı vapurla geçilmişti. Vapurdan yaya olarak çıkma kararımızın pek özgün olmadığını öğrendik iskeleye yanaştığımızda. Herkes otobüslerden inmiş ve vapurun çıkışına yönelmişti.

Vapur iskeleye yanaştı. Dalgalardan dolayı ıslanmış ufak meydanın sol tarafında kordon boyu vardı. Karşıdaki yol da tabelalarda belirtildiğine göre merkeze gidiyordu.

Otobüslerini terk etmiş insanlar iskeleye hücum ederken, kalabalıktan dolayı gezi ekibimi kaybettim. Dakikalarca etrafıma bakınsam da tanıdık bir yüz bulamadım. Bilmediğim bir şehrin, hiç bilmediğim bir yerinde sap gibi kalmıştım.

Cep telefonuma baktım. Gün boyu “batarya zayıf” diye çığlıklar atmış olacak, kapanmak üzereydi telefon. Ne yapacağımı hızlı bir şekilde düşünmeye başladım:

Etrafıma bakacaktım. En göze batan, en belirgin yere gidecek ve telefonun bir kaç saniyelik konuşmaya izin vereceğini düşündüğüm şarjını kullanarak aradığım arkadaşıma nerenin yanında olduğumu söyleyecektim.

Ensemden telaş kaynaklı süzülen terlerin sırtıma doğru yaptığı yollara aldırmadan hırçın manevralarla dönerek etrafıma baktım. Sol tarafta bütün haşmetiyle duran, heryerden görülebilecek büyüklükteki Truva Atı 100-150 metre ilerideydi.

Merkez-kaç kuvvetleri yüzünden ilerlememe engel olan vücut yağlarıma karşı koyarak koştum, büyük, tahta ata doğru. Telefon bir “batarya zayıf” uyarısı daha verdi.

Telaşım arttı. Hızlandım.

Sonunda vardım Truva Atı’na. Yanaşabildiğim kadar yanaştım, bir yandan gezi ekibinden arkadaşımı ararken. Telaş ve aceleyle telefonu kulağıma götürüp nefes nefese haykırdım. İnsanların bana garip garip bakmalarının sebebini ise sadece bağırmış olmam sandım. Şöyleydi haykırışlarım:

-“Atın altına girdim!! Buradayım!! Atın altındayım!!!”

Üniversite Gençliği

Okulda öğle arasına çıkmış, cafenin birinde oturuyordum. Arkamdaki masanın etrafını saran 5-6 tane üniversiteyi yeni kazandığını düşündüğüm heyecanlı enerjik kızlar bağıra bağıra gülerek sohbet ediyordu. Aralarından birisi güldüğünde onu gülme konusunda yalnız bırakmamak için büyük çaba sarf ediyorlardı. Kulak misafiri oldum. Olmamak imkansızdı.

Kızlar cafedeki erkekleri aralarında paylaşıyorlardı sanırım. Bu konuyla ilgili hatırladığım bir kaç cümle şöyle: “Ordaki benim olsun lütfeaan” “Şu masadakilerle tanışmam lazım kızaamm.” “Şu gözlüklüden istiyorum ben yeaa.” gibi. Yazık.

Bütün bunların arasından bir dialog filizlendi ki…
-Şu köşedeki var yaa. Motorla geliyo biliyo muson? Çok iyi sürüyo.
+İyi sürüyosa seversin seenn. Hahahahaha(2’si katıldı buna)
-Gerçi el arabası da sürse fark etmez benim için
+El arabasını evde sürüyodur o. Niahahahaa.

Sonra grubun hep bir ağızdan yüksek desibelli kahkahalarına maruz kalıp kahvemi yarım bırakıp uzaklaştım.